SOSYAL SERMAYE
By Dr. İsmail HERAL
Konuya geniş bir giriş yapmadan önce Sosyal Sermaye kavramının kısaca ne olduğuna temasta fayda vardır. Sosyal sermaye; insanların ortak amaçları için, bireyler, gruplar ya da organizasyonlar halinde bir arada çalışma yeteneğidir şeklinde ele alınmaktadır.
Ekonomi sosyal yaşam üzerinde oluşur. Bu aynı zamanda modern toplumların kendi kendilerini nasıl organize ettiğini gösterir. Ekonomik yaşamın modern hayatı nasıl yarattığı şekillendirdiği ve temelini oluşturduğunun ifadesidir.
Francis Fukuyama ekonomik performans farklılıklarını bir yönden sosyal sermaye olgusuyla izah eder.Ekonomik toplumun bireyleri arasında görev duygusunun yaygınlığına bağlıyor.
Güvene bağlı olarak da sosyal sermayenin ve bunun alt kümesi olarak kendiliğinden sosyalleşmenin toplumların siyasi ve ekonomik hayatındaki önemine değinir.
Güvenin, sosyal erdemler ve refahın yaratılmasının temeli olduğunu ifade eder.
Toplumlarda bireylerin ana odak haline gelmesiyle oluşan yeni fikir ve davranışlar Yeni Dünya Düzeni oluşturdu.
Özellikle yeni bir teknolojinin geniş iletişim imkanları bireylerde akla zor sığabilecek (bilinçlenmeyi) oluşturdu.
Ortak toplumda herkes;
• her şeyi
• her yerde
• aynı zamanda
öğrenir ve haberlerin, bilgilerin tamamı önünden geçer hale geldi. Yoğun informasyon bombardımanına uğrayan bireyin ilgi sahasındaki doğruluklarını algılaması da önemli bir zorluk yarattı.
Aynı bilgiler ve oluşan davranışlarda önemli bir yakınlık, aynilik oluşmaya başladı.
İşte bu ana oluşum, bireyler, kurumlar, organizasyonlar, devletler aralarında (Ekonomi, Diplomasi, Sosyal yapı) sahalarında bir homojenlik içine giren toplulukları yarattı. Üç konuda; (karşılıklı bağımlılık-Interdependent) ortaya çıkardı. Bu benzeyiş ve kabuller olgusu (Demokrasi içinde zenginlik) ile ifade edilen (Yeni Dünya Düzenini) oluşturan sistemi uygulamaya soktu. Ancak burada gelişmekte olan ülkeler için daha anlaşılır olabilmesi için zenginlik yerine (kalkınma) kelimesinin kullanılmasının daha açık olacağı düşünülebilmektedir.
Oluşan sistemi biraz daha açarak konuların tamamını şöyle toparlayabiliriz.:
Evrensel (Genel Kabul Gören) Yeni Dünya Düzeni içindeki şöylece toparlayabiliriz:
1-) Demokrasi;
• Birey (insan) hakları
• Siyasi yapının oluşturulması
2-) Configürasyon şeklinde oluşan üç değer;
• Ekonomik özgürlükler ve ekonominin yeni sistemi serbest piyasa ekonomisi diye adlandırılan ( Neoklasik) uygulama,
• Diploması : (dış dünya ile ilgili konu ve menfaatler)
• Sosyal Yapı : (sosyal sermaye)
şeklinde ifade edilmektedir.
Bu değişmelerden sonra Sosyal sermaye kavramının, Yeni Dünya Düzenindeki yeri tespit edilmiş olmaktadır.
Configurasyon adı altında toplanan üç değerin her biri yalnız başına tam bir anlam taşımamaktadır. Her biri yalnız başına tam bir anlam ifade etmemektedir. Her biri birbiriyle iç içe olarak birlikte önem taşımaktadır. Her biri birbirinin tamamlayıcısı durumundadır.
Sosyal Sermaye tetkik edilirken amaç toplumum sosyolojik tetkiki değildir. Sosyal yapıdaki insanların serbest piyasa ekonomisini teşkil eden süreçteki fonksiyonunu ele almaktır.
Ekonomini toplumların kendi kendilerini nasıl organize ettiğinin modern kabul görme mücadelesinin gerçekleştiği bir arenadır.
Ekonominin ana hedefi olan rasyonalizasyona ulaşmanın birey, kurum, devlet., topluluk davranışlarının, sistem içindeki katkılarının azlığı veya çokluğu yani performansın düşük veya yüksekliğidir.
Sosyalleşmenin üstün olduğu topluluklarda sistemin esası olan rasyonel neticelere daha kolay erişilir.
SOSYAL SERMAYE :
Sosyal sermaye sistemin odak noktasıdır. Fikir ve eylemler daima onun etrafında oluşur.
Bireycilik sosyal hayatı belirleyen güçleri anlama teşebbüsüdür.Bu kavram toplumsallığın temelidir.
Adam Smith (Ahlaki duygular teorisinde) birey hareket ve davranışlarında rol oynayan ve peşlerinden gidilen üç çeşit itici güç olduğu söyler..
• Kendini düşünme ve sempati
• Özgürlük arzusu ve topluma uyma adabe
• Çalışma itiyadı ve mübadele eğilimi
Bu üç eğilim bireyi diğerleri ile bir denge ve ahenk içinde tutar ve onları daha geniş bir sosyal ortamla ilişkilenmiş olur.
Emil Durkheim’in (Anomi) diye adlandırdığı fikir şöyledir: İnsanlar çeşitli ihtiyaçlarını tatmin için çalışırken daha geniş bir sosyal ortama geçmeyi hedefler. Kendini diğer insanlara bağlayan kuralların ve normların yokluğundan şiddetli bir kaygı duyar.
Toplumlarda insanlar güç için yaşar. Güç elde etmeye çalışır. Güç yapabilme kudretidir.
Güçsüzlük:
• İşsizliği,
• Şiddeti,
• Yoksulluğu ilgilidir.
Yine Adam Smith’in (ahlaki düşüncenin temeli) eserinde (bizi ilgilendiren rahatlık değil gösteriştir.) der.
Ekonomik motivasyon olanın bir kısım şeyin rasyonel arzudan daha çok kabul görme arzusudur.
Pazarlama bilminde, satın alma saiki olarak, rasyonel satın alma saikinden çok daha fazla olarak duygusal saiklerin cari olduğu görülmektedir.
İnsanlar ihtiyaçlarını karşılamak maksadı ile fikir, davranış ve eylemler içindedirler. Bireyler ihtiyaçlarını gidermek peşindedirler. İhtiyaç yokluğu duyulan şeydir. Fikirler ve eylemler bunun etrafında cereyan eder.
Maslow teorisinde, ihtiyaçları birden beşe kadar onları bir hiyerarşi içinde toplar alt ihtiyaçların yukarıya çıkışı kademe kademe olur.
İhtiyaçları şöyle sayar :
1-) Fizyolojik ihtiyaçlar:
Yeme, içme, barınma, su, hava, çoğalma, dinlenme vb.
2-) Emniyet ve güvenlik ihtiyacı :
Elde ettiği muhafaza
İşe sahip olma
Haksızlığa uğramama
İstikrar
Tehlikeye karşı korunma
Sosyal güvenlik
Ceza, işsizlik güvenlikleri
3-) Sosyal İhtiyaçlar
Aidiyet
Katılma
Kabul görme
Arkadaşlık
Sevgi alışverişi
Bir gruba ait olma
4-) Değer-Statü- Ego ihtiyaçları :
Kendine güven ve saygı duyma
Faydalı iş yapma, hür olma, bir işte ehil olma
Grup ve çevreyi tanıma ve saygı duyma
Tanınma
Bir pozisyona sahip olma
Saygı kazanma
Kendine kendini beğenme
5-) Yükselme ve Gelişme İhtiyacı :
Bireyin kendi kendisini tasavvur ihtiyacıdır. En yüksek ihtiyaç çeşidi olup, ulaşabilmek pek nadirdir. Son hududu yoktur.
Birden son derece doğru bir hiyerarşi atlamadan yukarıya çıkabilir. Birden beşe doğru gittikçe zihni ve duygusallığa gider.
Kademe atlanamaz. Aksi takdirde fikir ve davranışlar bozuklaşır.
Bu isteklerin, yani ihtiyaçların ters işlemesi toplumda kaynaşmayı, dengesizliği ortaya çıkarır. Bireylerin mutluluktan kavgalara itilmesini, topluma rahatsızlık ve hastalık getirmesi ile neticelenir.
Modern toplumlarda, ekonomi, insan sosyalleşmesinin en köklü ve dinamik alanlarından biri olarak bilinir.
Üretim ve onun devam eden süreçleri birbirlerine bağlı olup, birbirlerine kültür naklederler.
Sosyal sermaye :
İnsanların ortak amaçları için gruplar yada organizasyonlar halinde bir arada çalışabilme yeteneğidir.
Bu yoldaki yetenek kalkınma ve zenginleşmenin kökü olan rasyonalizmin en önemli unsurlarından biridir.
Kavramlar;
Ekonomik süreç içerisinde sermayenin toprak, fabrika, makine gibi somut üstün faktörler ile artık daha az ifade edildiği buna karşılık, bilgi ve insanoğlunun çeşitli becerileri gibi niteliklere büründüğü sosyal sermaye kavramı ile ifade edilmektedir.
Organizasyon birimlerinde olan önemli değişiklik şöyledir.
Endüstriyel Toplumda İletişim Toplumunda
Sermaye yoğun Haber yoğun
Merkezleşme Yerelleşme
Enerji yoğun Birey yoğun
Burada da görüleceği gibi bütün alt ve üst sistemler birey üstünlüğü üzerinde kurulmaktadır.
Birleşme yeteneği; toplulukların ne ölçüde norm ve değerleri paylaşabildiğine, bireysel çıkarları daha büyük ölçekteki gruplara tabi olmasına dayanır.
Paylaşılan değerlerden Güven ortaya çıkar
Sosyal erdemler ve refahın yaratılmasında güvenden ortaya çıkar
Ekonomik hayat, sosyal hayatın derinliklerine gömülmüştür.
Kendiliğinden topluluk oluşturma yeteneği F. Fukuyama’nın tetkiklerine göre; ABD, Almanya ve Çin kökenli toplumlarda fazla, Fransa ve İtalya gibi toplumlarda daha az olduğu ifade edilmektedir.
Sosyal sermayenin birikimi, karmaşık, gizemli, kültürel süreçlerle ilgilidir. Bu değerlerin nasıl oluşturulacağını anlamakta büyük zorluklar çekildiği ifade edilmektedir.
Eğer sistemin demokrasi ve kapitalizmin kurumları doğru dürüst işleyecekse, modern öncesi bazı kültürel alışkanlıklarla mutlaka bir arada yaşama yolunun bulunması icap ettiğini F.Fukuyama ifade etmektedir.
Yasa koymak; sözleşmeler, zenginleşme ekonomik istikrar için yeterli değildir.
Karşılıklı ilişkiler, ahlaki yükümlülükler, topluluğa karşı görev, güven gibi değer ve kabuller de modern toplumun başarısı için vazgeçilmezdir.
Adam Smith; ekonomik hayatın, sosyal hayatın derinliklerine gömüldüğünü, dolayısıyla faaliyette bulunduğu toplumun;
Alışkanlıkları
Ahlakı
Göreneklerinden
ayrılamaz ve ekonomi tek başına kültürden kopartılıp ele alınamayacağını söyler.
İnsanların kendi menfaatleri; bireysel çıkarları dengelenmekte yatar. Aile, semt, ağ yapıları, iş dünyası, ibadethaneler, uluslar gibi sosyal gruplar içinde yer alırlar.
Aristokratik toplumları karakterize eden zafer HIRS’ın yerine yeni burjuvazinin dönüm noktası niteliğini taşıyan maddi kazanımdaki ÇIKAR’I koymaya çalışan ahenkli bir davranma yolu ortaya çıktı. Bu yoldan bireyler ve kurumlar merkantil bir tarafa doğru kaydı..
Kendiliğinden sosyalleşme; sosyal sermayenin bir alt kümesini oluşturur. Geleneksel bir kümede veya grupların otoritesi altında çalışabilme yeteneği değil, yeni kurumlar oluşturabilme kapasitesi ve yetiştirdikleri değerler çerçevesinde iş birliği yapabilmesidir. Dinamizmin ve yeniliğin esası budur.
İnsanların birbirine güvenmesine ve ekonomik organizasyonlar kurmasına imkan veren sosyal sermayedir.
Buradaki ilk örnek; ailenin, aile işletmesi ve onunda büyük ölçekli dinamik işletmeler yaratmasıdır. Modern kurumlar gereklidir. Yeterli olabilmesi için belli geleneksel, sosyal ve ahlaki alışkanlıklarla ilişkilenmesi lüzumdur. Yalnız zenginlikle sosyal sermayeye sahip olunamaz.
Sosyalleşme yalnızca devletin geri çekilmesi ile ortaya çıkmaz insanların birbirlerine güvenmesine ve ekonomik organizasyonlar kurmalarına imkan veren sosyal sermayedir.
Sistemin fikir yapıcılarından, düşünür Futurulog F:Fukuyama’ya göre;
Eğer birey yalnızca uzun dönemli rasyonel bireysel çıkarları temelinde topluluklar oluşturursa, o zaman :
Kamusal kararlılık
Kişisel fedakarlık
Güven
Yardımseverlik
Diğer erdemler
Gibi toplum içinde yaşabilirlilikten çıkar.
Dinsel inançların sosyal yaşamdan ayrı tutulmasının mümkün ve doğru olmadığını ifade eder. Kapitalizmin bireyciliği, toplum yaşamında gösterilen isteklilikten geldiği zaman etkinlik kazandığını ifade eder.
Toplumda homojenleşme eğilimi olsa bile kültür farklılıklarının ciddi baskı yarattığını :
İdeolojik,
Politik,
Kurumsal
baskı ile daha başkalaştığını ve kültürün de değişiklik gösterdiğini ifade ile devam eder.
Sosyalleşme; GSMH nin büyümesine katkıda bulunan birkaç faktörden biridir.
Kendi kendine organize olma, demokratik-politik kurumların işlerlik kazanabilmesi için de aynı şekilde gerekli bir unsurdur.
Halk egemenliğine dayalı bir yasadır. Böyle olmazsa;
Yalıtılmış,
Görüş ve tercihleri yalnızca seçim zamanlarında bilinen kitleler temelinde olan tarzda hiçbir sistem kazanamaz. Böyle bir yapı bireylere kendi görüşlerini uygun ifade etmelerine izin vermez, dolayısıyla despotizme davetiye çıkartır ve sistemin temeli olan insan haklarını zedeler veya ortadan kaldırabilir.
İstikrarlı bir partinin yapısı; yalnızca ortak çıkarlara sahip insanların, kişisel çıkarlarını, müşterek bir hedef doğrultusunda birbirleri ile çalışabilme yeteneğini göstermeleri durumunda gerçekleşir ki bu yetenekte sosyal sermaye üzerinde yükselir.
Kamu görevlilerinin yaygın yozlaşmasından ve kamu yönetiminin etkin olmayışından dolayı sıkıntıya girilir (İtalya gibi) şeklinde ifadeleri yer alır.
SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ
Bireysel özgürlük sahası tarafından katı bir şekilde kuşatılmış hükümet faaliyetlerin de sınırlı olan devlet yapısında; böyle bir toplumun kaosa veya yönetilemez duruma düşmemesi için bireyle devletin ana boşluğunu Sivil Toplum Örgütleri organizasyonlara ihtiyaç vardır. Bunlar özerktir.
Devletçe bazı hizmetlerin gönüllü insanlara devredilmesi kaynak kullanımında tasarruf yaratır. Bunlar (bağımsız sektör) diye de isimlendirilir.
Herkesin yaptığı ikaz bu sektörün devletin karar mekanizmalarına dahil edilmemesidir. Aksi takdirde gelir dağılımı tesir altına girer ve imtiyazlı gruplar oluşur. Bunlar özerk olmalıdır.
Başarılı bir sivil toplum örgütü bireylerin alışkanlıkları, adetleri ve ahlaki değerlerine dayanır.
Kişilerin, yönetimden nasıl bir hizmet ve karşılık beklediği canlı tutar.
Bütün insanlara doğuştan gelen bir değere ve onura sahip olduğuna inanır. Bu değer diğerleri tarafından yeterince kabul görmediği zaman memnuniyetsizlik veya öfke duyarlar. Diğerleri yargılarına uygun davranmadıkları zaman :
Utanırlar
Uygun şekilde takdir edildikleri zaman gurur duyar
Kabul görme arzusu insan ruhunun güçlü bir parçasıdır
Öfke, gurur utanma gibi duygulara girerler
Bunların tamamı siyasi ve motivasyonun temelidir.
KÜLTÜR :
Bireye dayalı düzende kültür dikkat çekecek derecede yükselmiştir.
Kültür ile ilgili meslekler kültürün 160 ve Antropologlar da 11 çeşit tarifinden bahsederler.
Biz burada kültürün, konumuz ile ilgili olarak (yaşam tarzı) olarak ele almaktayız.
Kültürel Antropologlar kültürün hiçbir yönünün toplumlarda ortak olmadığını söyler. Dolayısıyla birbirine yaklaşma, toplanma ve birleşmeler olursa pozitif faydayı ortaya koyar.
Evrensel deyimler, kültürün hiçbir yönünün toplumlarda ortak olmadığını söyler. Dolayısıyla evrensel yasarlar, söz konusu olduğundan kültürel faktörlerin sistematik bir yaklaşım yetkisi yoktur. Bunlar yalnızca “geniş tanımlamalar” aracılığıyla yorumlanabilir. Bu da her bireysel kültürün karmaşıklığını ve değişkenliğini hesaba katar.
Kültür doğuştan aktarılan ahlaki alışkanlıktır.
Kültür yaşam tarzıdır. Ekonomikteki gibi rasyonel seçimlerle elde edilemezler.
Kültür törpülenince güvene doğru yol almaz.
Kültür törpülenirse bilgi akımının doğru algılanmaları olabilir ki bu da yavaş olur.
Kültür; kentleşme, coğrafi hareketlilik, soy örgütlenmeleri ahlaki bir alışkanlık kümesi olan kültürü zayıflatır ve yeni yollara girer.
Kültürün ekonomik yaşam ile ilişkisi yani birleşmeler yaratması yetisi vardır. Bu yeti çeşitli toplumlarda değişiktir.
GÜVEN :
Paylaşılan değerlerden güven ortaya çıkar.
Güven büyük ve ölçülebilir ekonomik değere sahiptir.
Güvende birleşme yeteneği önemlidir. Toplulukların ne ölçüde normlarda ve değerleri ile paylaşılabildiğine, bireysel çıkarları daha büyük ölçekteki gruplara tabi kıldığına dayanır. Paylaşılan değerlerden güven ortaya çıkar.
Bireylerin ve kurumların birbirlerine güvenmesine ve ekonomik organizasyonlar kurmasına imkan verir
Eğer bir işletmede birlikte çalışmak zorunda olan insanlar ortak ahlaki kurallara uygun hareket ettiklerinden dolayı birbirlerine güveniyorlarsa o yürütmenin maliyeti daha az olur. Yenileri getirmede de daha başarılı olur. Yüksek güven duygusu bir çok sosyal ilişki türlerine izin verecektir. Bunun tersi birbirlerine güvenmeyen insanlar kendilerini çatışmada bulacaklardır. Bireyler kendilerini; ardı ve arkası gelmeyen müzakereler, mukavelelerin her tarafa çekilmesi, davalarla uğraşmanın içinde bulacaklardır. Her istikrar güven getirmez. Güven çok daha fazla sahalarda aranır.
Düşük güvenli toplumlarda işlerini yapsınlar, işlerini bir dizi bürokratik kuralla tecrit eder. Nerede ise her şeyin çitlerle çevirir.
Sosyal güvenin toplumlarda azalması yapılan kamu oyu araştırmalarına göre;
Suç işleme oranı artar,
Dava sayısı artar
Şehirlere gelmişler, yeni alışamadıkları zorluklar karşılar.
Şehirlere gelenlerinden başka avukat sayısı artar.
Ekonomistlerin algıladığı anlamda güven; rasyonel bir seçimin ürünü değildir. Çağdaş dünyadaki tüm ekonomik faaliyetler, bireyler tarafından değil yüksek düzeyde sosyal iş birliği gerektiren organizasyonlar (örnek şirketler) tarafından yerine getirilir. Bu kurumlar eğer (sosyal sermaye + güven ) le birleşir ise işlem maliyetinin önemli derecede ekonomik kılmak mümkündür.
Düşük güvenli toplumda :
Büyük çaplı ortaklıkların kurulması zorlaşır
Yabancı sermaye gelmez.
Ortak ahlaki sorunlar, ortak değerlere dayalı kökü çok eskilere giden toplulukların ürünü olduğu kabul edilir.
En küçük sahadan en büyük sahaya kadar görev aranır.
Bir toplumda güvenin azalması, sosyal ilişkileri düzenlemek için daha mücadeleci hükümetlerin kurallara müdahalesine ihtiyaç duyulur. Ancak bu çeşit tanzimler ön görülü olmalı, arkadan tanzimler yapılmamalıdır. Aksi takdirde sistem işlemez hale getirilebilir.
ÖRGÜTLENME :
Sağlıklı bir ekonomi :
İş dünyasına
Kurumsal şirketlere
Ağ yapılarına
Düzenleyici ve denetleyici devlet
Kendi kendilerine örgütlenmesine ve devletin de sisteme uygun bir yapılanmaya göre örgütlenmesine bağlıdır. Kendi kendine organize olabilme yeteneği olmaması durumunda devlet anahtar firmaları ve sektörleri teşvik etmek için alana girebilir, fakat bu pazar ortamını bozabilir.
İnsan haklarını temeline dayalı bireycilikte çok ciddi bir tehdit ortaya çıkar kendine bahşedildiğine inanılan insan haklarının uçsuz bucaksız genişletilmesinden ileri gelmektedir. Adı geçen ciddi tehdidi öz hakların suistimalidir.
Örgütlenmelerde en önemlisi devletin örgütlenmesidir. Fonksiyonları tespit edilmiş devlet yapısı :
Süratli karar alabilmeli
Güçlü olması
Etkin olma
Yetkin olma
Kaliteli hizmet veren
Yapılarının tesis edilmesi evrensel bir istektir.
Ülke işlerinin yürütülebilmesi için devletin genel olarak Düzenleme ve Denetleme görevlerini icra edebilmek için çıkartacağı kanun ve diğer düzenlemelerin (Negatif) yapılı olması icap eder. Yani yasada yapılmayacak işlerin sayılması ve bunun dışında kalan her türlü iş ve işlerin birey tarafından yapılmasının kabul edilmesinin,
Evrensel bir yönetimin nasıl olması, Dünya Bankası Başkanı şöyle özetlemiştir.
Felsefi derinliği olan kaideler koyun.
Fikri disiplin olsun
Ciddi olsun
Kalabalıkta dolaşmayın
Yoksullukla mücadele edin, mesleksizliği ortadan kaldırın.
Diğer taraftan yönetimde bulunacak bireyler için de;
Bilgili
Becerikli
Hayal sahibi
Süratli karar veren
Aşırı ihtiyat duyarlılığına götürmeyen
Gibi vasıflar gibi günün ihtiyacı şeklinde görülmektedir.
F.Fukuyama; devlet yönetimi şöyle tespit etmektedir :
Devlet yönetiminin yapısını geçmişten aldığını söyler ve çeşit cumhuriyetten bahseder
Jakoben Cumhuriyet
Anglo-Sakson Cumhuriyet
Bu iki cumhuriyetten birincisinin, cari sisteme uymadığından kabul etmemekte ve Fransa’nın yönetim yapısını analiz eder. Ona göre :
Fransız toplumu otoriteye yönelik geleneksel tutumu ile temelde (aşırı yasalcı + esneklikten uzak) bir ilişki sistemi içerisinde olduğunu,
Eski rejim egemenliği altında, bürokrasi Fransız ekonomik yaşamın tüm yönlerini düzenleme işlevini gördüğü
Fransa sınıf farklılıklarında delik deşik olmuş bir toplum olarak kaldığını, büyük pazarlardan ziyade pahalı ve yüksek kaliteli küçük pazarlarda imal ettiğini hala ölmeyen aristokrasisinin kısmi etkinliği olduğu,
Geleneksel sanayi devleti düzenlemeleri üretim süreçlerinin her yönü ile kapsadığını ve bu olgu için verdiği örnek :
Tekstil sektöründe boya işlerine ilişkin düzenlemenin 371 maddeden oluştuğu,
Gillbert zamanında bir bez parçasının üstünde bile en azından 6 kez denetim yapıldığını,
Fransız Drijismi Fransız hükümetinin geleneği olduğu özellikle büyük firmalar adına varlığını sürdürdü. Bir çok aile şirketinde belli bir hacme eriştikten sonra, şu ya da bu şekilde kendi patronları veya yöneticilerinin yol açtığı problemler sonucunda devletleştirildiği, bunlar arasında; otomobil, çelik, kimya, enerji, banka, yüksek teknoloji, uzay, elektronik gibi temel ve büyük firmaların bir ara devletleştirildiği,
Fransa özel sektörü siyasi kontrol altında tutabilmek amacıyla kasıtlı olarak vergiler ve imtiyazlar sayesinde bağımsızlığın zayıflatılması şeklinde gerçekleşti. Bu girişimlerin ruhu ve şirket organizasyonlarını oluşturma açıklarını azalttığı
Özel sektörün zayıflığından, kamu sektörü bürokratlarının büyük gücü ve becerilerinin de olduğu gerçeğinin yattığı
Kamu bürokrasisinin çok güçlü olduğu, bunun gelenekten geldiğini ifade ile, genişleyen sanayi kraliyet bürokrasisi içinde memuriyetleri satarak yeni gelir kaynakları yarattığını,
Memur yetiştiren okul açıldığını, en vasıflı ve parlak talebelerin oradan yetiştirilerek memur ürettiği ve toplanan bu üst vasıflı elemanlara memuriyet sattığı ve onlara vergi vb. imtiyazlar ve ihtimas onların çok büyük güç ve prestij sahibi olduğu, bu sahiplerin bir kısmı da görevlerinin bir alt bölümüne de alt görevleri sattığını ve böylece kamu görevlilerine üstün bir statü yaratmış oluyordu. Statülere sahip olanlar kendilerini farklılaştırıyorlardı. Statüler bir nişan olarak değerlendiriliyordu.
İşte bu geçmiş geleneklerin yarattığı statü ve üstün güç bürokraside başka isim ve benzer davranışlar bugüne intikal ettiğini ifade ediyor.
İşte F.Fukuyamo Jakoben Cumhuriyeti bu şekilde analiz etmektedir. Baştan beri temas ettiğimiz sosyal sermaye ve en önde gelen değeri güven diğer ve uygulamalarına temas etmiş bulunuyoruz.
Globalizmin, dışa açılmanın ana değerlerine bu şekilde temas ettikten sonra ülkemiz değerlerinin bu evrensel değerlerin neresinde yer aldığını ayrı bir yazımızda tespitlerimizi sunacağız.
Dr. İsmail HERAL
|